ŞURİMŞİNE CUMADİ


Ben Laz kimliğimi 2001 yılında öğrendim. Lazona’dan (Fındıklı - Sumla Vadisi) Giresun’a 1830’lu yılların başında göç etmiş bir dedenin belki de yıllar sonra Laz kimliğine yeniden sahip çıkan ilk torunu oldum. Laz kimliğine sahip çıkmakla olmaz, Lazca bilmeliyim dedim. Sülalenin tamamı asimile olmuş. Bırakın Lazcayı, Laz kimliği de onlar için yabancı bir kavramdı. Kaldı ki Lazca bileceklerdi. Lazca öğrenmek için kaç kapı aşındırdım, Allah bilir. Ama bir kapının tokmağına elim gittiğinde kapı açıldı ve mütebessim bir çehre ile “moxti, vo3’k’edat mıstık” dedi. Kapıyı açan kişi Yılmaz Avcı idi. 



Yılmaz Avcı, Hopa’nın ve beklide Türkiye’nin tek 3 isimli köyü olan orijinal adı ile Azlağa’dandı. Azlağa, Hopa’nın benim nazarımda en güzel köyü idi. Bu güzel köyde doğmuş, bu güzel köyde Lazca konuşarak büyümüştü Yılmaz Avcı. Laz kimliği, kültürü ve dili içinde hep bir sevdaydı. Kendi kendine göreve atılmak istediği yıllarda eline “Lazların Tarihi” isimli kitap geçer, aklına babasının Arabi harflerle yazdığı Lazca mektuplar gelir, bir alfabe ihtiyacı hisseder ve birden Laz alfabesi karşılaşır. Ondan sonra kalemi elinden düşmez. Başta merhume annesi ve merhum babası olmak üzere aile fertlerinden öğrendiği arı duru Lazcayı yazmaya başlar. Şiirler, öyküler, masallar, anılar, anekdotlar, tiyatrolar, haberler ve bestelenmiş şiirler yazar. Bununla yetinmez, Lazca masallar derler, ilk Lazca romanı kaleme alır ve tüm çalışmalarını Lazca Dilbilgisi kitabı ile taçlandırır. 

İlk Lazca şiirini köyünden İsmet Çep’e ithafen ”İsmetiçkimi” diye yazar ve Lazlar onu “ŞURİMŞİNE” isimli Lazca şiir-öykü kitabı ile tanırlar. Onun için Lazca – Hopa ve Azlağa “ŞYRİMŞİNE”dir. Şurimşine Lazca’da (Hopa ağzında) “Canımın içi” demektir. Şurimşine diye başladığı Laz dili-kültürü ve kimliğine yönelik çalışmalarını canını dişine takarak son nefesine kadar sürdürmesinin sebebi de “ŞURİMŞİNE” kelimesidir. 


Fırtınalı bir yaşam öyküsünü mesleki başarıları ile taçlandırmış ve ardında mesleki anlamda sayısız başarılı işler bırakmıştı. Ömrünü Hopa – Rize – Erzurum – İstanbul – Gelibolu – Karabük ve İzmit’te geçirdi. İzmit onun son durağı ve mekanı olmuştu. İzmit’te de hemşerileri ile hemhal olmaktan ve onlarla sosyalleşme hamlelerinden geri kalmamış ve İzmit’te birkaç arkadaşı ile birlikte “SİMA DOĞU KARADENİZLİLER HİZMET VAKFI” isimli vakfı kurmuştu. Asıl gaye vakıf çatısı altında “Laz kimliği-dili ve kültürünü” yaşatmaktı lakin o dönemlerde Türkiye’de bunu açıkça ifade etmek imkansızdı. 

2001 yılında telefon numarasını edinip, kendisini birkaç kez aradım. Sanırım ilk görüşmemizde 2002 yılında olmuştu. Beni Kocaeli Valiliğinin tam karşısında bulunan Sima Vakfı’na davet etmişti. Yanına gittiğimde beni görünce; “yahu mıstık sen epey gençmişsin be, ben seni daha büyük bekliyordum” diyerek ilk latifesini yapmıştı. Şakacı, neşeli ve esprili bir kişiliğe sahipti, her zaman da o kişiliğini korudu. Sima Vakfında ki o görüşmemizden sonra hiçbir zaman kopmadık. Sürekli irtibat halinde olduk. İzmit’e her gittiğimde mümkün oldukça ziyaret ettim. Laz kültür mücadelesinde omuz omuza oldum. Lazca’yı öğrenmem noktasında bana çok yardımı oldu ve altyapıyı oluşturdu. Şimdi Hopa lehçesini %90 oranında anlarım ama konuşmakta hala daha güçlük çektiğim aşikar. Hopa lehçesini anlayıp çat-pat konuşmama da Yılmaz Avcı vesile olmuştur. 

İlk tanışmamızdan sonra kendisi ile defalarca kez bir araya geldik. Bunlardan bazılarını yazacağım. Zira hepsini yazacak olsam 40-50’yi sayfayı rahatlıkla geçer. Ben biraz detaycı olduğum için detayları asla atlamam.


Bunların içerisinde belki en anlamlılarından biri, Merhum Mecit Çakıursta, Selma Koçiva ve kendisi ile merhum Recai Özgün’e yaptığımız ziyaret olmuştu. O ziyarette yanlarında olmaktan büyük keyif almıştım. Konu karayemişten likör yapılmasına gelince Yılmaz Amca yine muzip bir tavırla “yahu Recai abi, bak burada hoca var. Mustafa’yı unuttunuz, bu adam İmam Hatipli bu likörde içmez, karayemişi likör yapmadan önce buna da biraz ayır” demişti. Peşinden o şen kahkahaları ve mütebessim çehresi ile “kızmıyorsun değil mi?” diye sormuştu. Her seferinde böyle yapardı, çünkü hiç kalp kırmazdı. Ben hiç kalp kırdığına şahit olmadım. Bırakın kalp kırmayı, kimseyi incittiğini dahi bilmem.  

 
Sima Vakfı’nın pikniklerinde birlikteydik. İlk piknik deneyimimiz yağmurun azizliğine uğramıştık. Daha sonra nişanlımla gitmiştim. Eşim tesettürlü olduğu için kendi masasının haricinde bir sofra kurmuştu. Yine o esprili kişiliği ile eşime; “Kızım ben şimdi rakımı içmezsem keyif alamam, sende rakı sofrasında oturamazsın. Onun için seni bu sofrada misafir edeceğim” demişti. “Rakı sofrasından yenilen caiz değildir” inanışından dolayı da yiyecekleri rakı sofrasından önce diğer sofraya bizzat kendisi koymuştu. Yılmaz Avcı bu kadar ince bir adamdı.    


Yine bir Sima Vakfı pikniğinde yine neşesi yerinde Rakısı masasındaydı. İstanbul’dan birlikte gittiğimiz Ali İhsan Aksamaz’a rakıyı ikram ederken bana “Sana rakı yok, sana sarı gazoz aldım” diyerek esprisini yapmıştı. O gün yine mükemmel bir gündü. Rahmetli Mecit Çakırusta, Ali İhsan Aksamaz ve Timur Cumhur’la mükemmel bir kültür-dil sohbeti yapmıştık. Tabi akşamda bastıran yağmurla üzerimizde ki kıyafetlerde kuru iplik kalmamıştı. 


2004 yılında Temmuz ayında merhum Recai Özgün’ü kaybettik. Recai Özgün’de bu işlerin sevdalısıydı. Lazca yazardı ve Türkiye’de ilk Laz tarihi kitabını da “Lazlar” adı ile çıkarmıştı. Merhum Recai amcanın cenazesinde dua yapmamız ve Kur’an okumamızın ardından kulağıma eğilip, “Seni Laz Diyanet İşleri Bakanı olarak atıyorum” demiş ardından mütebessim çehresini göstermiş ve eklemişti “benim arkamdan da okuyup, dua yapacaksın” demişti. “Acelen ne Cumadi, daha çok işimiz var” dediğimde de “tamam tamam merak etme sana rakı ısmarlamadan ölmem” demişti. Diyorum ya şakacı ve esprili kimliğini, hazırcevap oluşunu her zaman kullanırdı. 


Yıllar yılları kovalarken o yıllarını Lazca’ya vakfettiği için eserlerini neşretmeye devam etti. Şurimşine isimli Lazca şiir-öykü kitabından sonra “Lazca’nın neden bir grameri olmasın” düşüncesi ile ilk Lazca Dilbilgisi/gramer kitabı olan “LAZURİ NENAÇKİNA” isimli kitabı yazdı. Tamam kabul edelim Yılmaz amca bir Dilbilimci değildi ancak konuştuğu Lazca’ya müthiş derecede hakimdi. Konuştuğu Lazca derken, şivelerin tamamını kastediyorum. Bu yüzdende bir araya geldiğinde rahmetli Mecit Çakırusta’ya sataşmadan edemezdi. Mecit Çakırusta merhum, Ardeşen Dutxeli idi. Bu yüzden şive farklılığı vardı. Rahmetli Mecit amca’da bu işin sevdalısıydı. Üşenmeden Lazca fiilleri çekmiş ve bundan dolayı Yılmaz Amcaya; “Lazca çok zengin bir dil, 500.000 kelimeye sahip” derdi. Yılmaz amca esprili kişiliği ile; “Yahu Mecit abi İngilizce bile bu kadar kelimeye sahip değil, sen fiilleri çekerek mi sayıyorsun” diyerek tatlı bir tartışmayı alevlendirirdi. 


“Lazuri P’aramit’epe” isimli bir Lazca masal kitabına da imzasını atmış ve derlediği Lazca masalları kitaplaştırmıştı. Sima Vakfı’nın bir pikniğinde kitap satışa sunulmuş ve orada ki bir Ardeşenli Hopa şivesini anlamayınca; “Bu bizum Lazca değildur” demiş, Yılmaz amcada hazır cevap kişiliği ile buna “Sizun Lazca bu kadar yakişukli da değildur” diyerek cevap vermişti. 


Sima Vakfı onun Laz Kültürü alanında ki kurumsal kimliğiydi. Vakfın kurucu başkanı Orhan Bayramin ve Mecit Çakırusta başta olmak üzere diğer arkadaşları ile İzmit’te Lazları bir araya getirmek adına müthiş mücadele verdi. Sima Vakfı’nın kalkınması, ilerlemesi ve Türkiye genelinde şubeler açıp Lazlara daha faydalı hale gelmesi onun en büyük gayesiydi. Bunun için Sina Vakfı’nın kuruluşundan bu yana elinden gelenin fazlasını yaptı. Sima Vakfı’nın “SİMA” adını taşıyan dergisini yine Ali İhsan Aksamaz ve Murat Ersoy’la birlikte çıkardı. Sima dergisi Yılmaz Avcı’nın gayretleri ile ya 7 ya 8 sayı olarak çıktı. Yılmaz Avcı, Sima Vakfında ki çalışmalarını yine merhum Mecit Çakırusta’nın önerisi ile bir dönem başkanlık yaparak taçlandırdı. 2013-2015 döneminde Yılmaz Avcı, Sima Vakfı’na başkanlık etti. Şayet sağlık durumu elverişli olsa Sima vakfı’na daha çok hizmet ederdi.  


İlk Lazca tiyatroyu kaleme almıştı. Sonra Ali İhsan Aksamaz ve benim teşvikimle kendi biyografisini Lazca olarak kaleme almıştı. Bir gün ziyarete gittiğimde bilgisayarını açıp bana bir Word dosyası açtı ve dedi ki; “İk’itxi (oku) hele mıstık”. Okuduklarımın %90’nı anlayabilmiştim. Anladığım kadarı ile bu bir romandı ve Lazcaydı. Henüz ortalıkta “Lazca roman” fikri yokken ilk Lazca romanı Yılmaz Avcı yazmıştı. Fakat kitabın basılması biraz zaman aldı. Türkiye’nin ilk Lazca Dilbilgisi/Gramer kitabından sonra ilk Lazca romanını da o kaleme almıştı. 

Yaklaşık 1 yıl önce nefes darlığı hastalığına yakalandı. Nefes almakta güçlük çekiyordu ve zaman zaman oksijen tüplerine bağlıydı. Arayan/soran ve ziyaretine giden sevenleri onu yalnız bırakmasa da o yetersiz buluyordu. Bana sataşmayı severdi. Kurban bayramında aradığımda; “yahu mıstık sen beni niye aramıyorsun” dediğinde kendisine; “olur mu cumadi en kötü haftada bir arıyorum” dedim ve bundan sonra 2 günde bir arayacaksın diyerek peşinden de tatlı tatlı gülmüştü. 


Yılmaz Amca’nın teşviki ile 2015 yılında Sima Vakfı’nın yönetimine talip olduk ve bu alandaki yakın arkadaşlarım Hasan Uzunhasanoğlu ve İrfan Aleksişi ile yönetime girdik. Bundan sonra İzmit’e daha sık gidip gelmeye başladık ve fırsat buldukça da Yılmaz Amcayı ziyaret ettik. Bu ziyaretlerin birinde Hasan Uzunhasanoğlu memleketten gelirken bana bir sepet ile çay makası getirmişti. Sırtımda sepet, elimde makas kapısını çaldım. Kapıyı açtığında şaşkınlıkla bakıp, “hayırdır o T’ik’ina ile makasa nedir öyle?” dediğinde bu kez espri sırasını üstlenerek; “Senun çayluk yariluğe talibim” dedim. O gün Sima Vakfı’ndan başlayan sohbetimiz, Yılmaz amcanın anıları ile devam etti. Muhabbetimiz, Lazca’nın gelişmesi, Laz kimliği bilincinin oluşması ve Laz kültürünün yaşatılıp Laz coğrafyasının ekolojik sisteminin korunması ile mükemmele ulaşmıştı. 

Her ziyaretimizde bizlere genç kızları kendisine özendirecek titizlikte tertipli bir şekilde hizmet eden eşi Perihan yenge hayat arkadaşına son nefesine kadar kendi sağlık sorunlarına aldırış etmeden en iyi şekilde baktı. Tencere kapak misali birbirlerini bulmuşlar desem haksızlık etmiş olmam. Bütün ziyaretlerimizde zahmet verdiğimiz Perihan yenge bize her seferinde yine bekleriz demeyi de ihmal etmez, hepimize eş-çoluk çocuğu da muhakkak sorardı. 

Evet Yılmaz Avcı, bir Laz’dı. Hopalı Azlağalı ve iyi Lazca bilen bir insandı. Bunun haricinde kendisi gibi yakışıklı iki evlat, gelin ve torun sahibi bir aile reisiydi. Devletine hizmet vermiş, namuslu bir vatan evladıydı. İslam dini babasından öğrenmiş bir Müslüman’dı. Bir Türkiye milliyetçisiydi. Türkiye’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ten saygıyla bahsederdi. Hiç unutmam kendisine Lazlar’da ileride bir devletleşme talebinde bulunur mu sorusuna; “Lazların zaten bir devleti var” deyip karşısındakini şaşkınlığa sevk ettikten sonra ağzındaki baklayı çıkarıp şunları söylemişti;  “Lazların zaten bir devleti var ve o devletin adı Türkiye’dir, Türkiye’nin kuruluşunda emeği olan ve ülkesini seven bir milletin devlet ihtiyacı da olmaz” diyerek, Lazların Türkiye ile barışık bir millet olduğunu bir kez daha dile getirmişti.


Eeee ne demişler? O kadar kusur kadı kızında da olur diye kusuru da vardı Yılmaz Amcanın. Anadili tıpkı kendisi gibi Lazca’yı çocuklarına aktaramamıştı. Tıpkı bir çoğumuzun aktaramadığı  yada aktaramayacağı gibi.  


Dedim ya hani, ben bırakın kalp kırmasına, birisini incittiğine dahi hiç şahit olmadım diye kendisine Lazca çalışmalar yaptığı dönemde bazı kişiler mail atarak, onu kırıcı ifadeler kullandığında dahi cevap vermemiş ve geçmişti. Bu çalışmalarında en yakınında ki iki kişiden birisi ben diğeri ise Ali İhsan Aksamaz oldu. Bilmem Ali İhsan Aksamaz’a anlatmış mıdır ama bana kimin onu ne şekilde kırıp incittiğini dahi bana dertleştiği zamanlarda anlatırdı. 


En son 12 Eylül 2016 Pazartesi günü Kurban Bayramının ilk gününde telefonlaştık ve yukarıda okuduğunuz o “beni 2 günde bir arayacaksın” dediği konuşmayı yaptık. İzmit’e gitmeyi planlamıştım, fakat gidemedim. Bayram tatili yoğun geçmişti ve tatilin son günü ziyaret etmeyi planlıyordum. O gün yani 18 Eylül 2016 Pazar günü sabahı telefonumu elime alıp facebook isimli sosyal medya hesabımı açtığımda Sima Vakfımızın sayfasında bir paylaşım gördüm. Yılmaz Avcı’yı kaybettik yazıyordu. 15 senelik ve benden 45 yaş büyük olan bir arkadaşım mı demeliyim, Lazca öğretmenim mi demeliyim yoksa amcam mı demeliyim bilemiyorum ama onun dediği gibi bir Şurimşine’yi kaybettim. Ben Yılmaz amcayı çok severdim o da beni çok severdi. Yılmaz amcanın bir özelliği daha vardı. Her insanla konuşacağı bir şeyi vardı. Her görüşten insanın şikayet etmeyeceği seviyeli bir ilişki kurabilme kabiliyeti mükemmeldi. 


“Yılmaz Amca’yı kaybettik” ifadesini okuduğumda ellerim titredi, içim acıdı ve gözlerim yaşardı. Rahmetli Mecit Çakırusta’dan sonra Yılmaz Avcı’da vefat etmişti. 


Biz yani Lazlar yada Laz kültür hareketi içerisinde olanlar yada onu sevenler Yılmaz Avcı’yı kaybetmedik. Sadece onu ahrette buluşacağımız ebedi yolculuğuna uğurladık. Ve ben sağ olduğum müddetçe tıpkı Mecit Çakırusta gibi Yılmaz Avcı’yı anlatmaktan onların ismini, hatıralarını ve çalışmalarını yaşatmaktan asla vazgeçmeyeceğim. Ben yaşadığım müddetçe Yılmaz Avcı’nın ismi de, eserleri de, kişiliği de yaşayacak inşallah. Bir Yılmaz Avcı daha bulmak zor, öyleyse biz ebediyete uğurladığımız ŞURİMŞİNE CUMADİ’yi eserleri, ismi ve mütevazi kişiliği ile yaşatmaya devam edeceğiz. 


Allah mekanını cennet, menzilini mübarek eylesin. 


Ben sağlığı yerinde iken onun iyi bir insan ve iyi bir Müslüman olduğuna şahitlik ederim. Allah benim şahitliğimi de kabul etsin ve Yılmaz Amca’dan onu yarattığı Laz toplumuna faydalı işler yaptığı içinde kendisinden razı olsun.